9 Mart 2016 Çarşamba

14 Şubat 2016 Paris seyahati





Paris... Bu şehirle ilgili o kadar çok şey yazılmış çizilmiş ki...Ben de bana yansıyanlarla karşınızdayım.
Biz 10 Şubat'ta Paris'e uçtuk. Yolculuk 3 buçuk saat sürdü. Ve indiğimizde çok soğuk bir havayla karşılaştık. Gerçekten çok soğuktu. Belki kar yoktu ama kaz tüyü montum bile beni sıcacık tutmadı. Hava sıcaklığı 4-5 derece gözüküyordu. Ama hissedilen dızzz. Yani ilk tavsiyem, yok 14 Şubat, yok sevgililer günüdür diye bu mevsimde Paris'e gitmeyiniz. Gittik de pişman mı olduk derseniz asla :) Çünkü bu seyahat bizim Gökalp olmadan yaptığımız uzun süreli ilk seyahatti. Ve bize gerçekten çok iyi geldi. 
İlk gün,
Uçaktan indiğimizde karmakarışık bir metro planı elimizde Airbnb evimize doğru yola koyulmaya başladık. Evet metro planı karışık, ama biz Moskova'dan alışıktık. Ve oraya nazaran çözmemiz çok da zor olmadı. Kırmızı hat, sarı hat, mavi hat envayi çeşit renkte hat var :) Bütün şehri metroyla örmüşler. Havalimanı hattının ismi RER. 10'ar euro verip merkeze doğru yola koyulduk. Pahalı değil mi? Ama neyse ki  bir yerden bir yere gitmek hiç zor değil.  Fakat bebekli aileler buraya dikkat metrolarda rampa, yürüyen merdiven, asansör sıkıntısı var. Yani biz 2 yaşındaki oğlumuzla birlikte bu seyahate çıkmamakta çok iyi bir karar verdiğimizi orda bulunduğumuz süre boyunca daha da iyi anladık. Moskova da aynı böyleydi ve biz Gökalp'in pusetini indir kaldır yapmaktan çok yorulmuştuk. Oysaki baston pusetimiz 7 kilo bile değildi. Yani Paris bebekle olmaz, olursa da indir kaldır çok yorulursunuz. Tabi ki sizin kocanızın kas durumuna göre bu olay kolaylaşır veya zorlaşır :)
Lafıma döneyim :) Airbnb evimizi en sonunda bulduk. Çok yorulduğumuz söylenemez. Çünkü Gökalp olsaydı iş yükümüz 2 katına çıkacaktı. Ve bize bu arayışlar, yanımızda vızıldayan bir bebek olmadığı için çok da zor gelmedi. Airbnb internet sitesinden evi bulan, iletişim kuran tabi ki benim seyahatkolik kocamdı. Ev 10 metrekare falandı daha doğrusu odaydı :) Ama orda çok kalmayıp hep sokaklarda gezdiğimiz için bize negatif bir etkisi olmadı. Başımızı sokacak bir yerdi bizim için. Evin bulunduğı durak  Gare d austerlitz'ti. Konumu güzeldi. Evimizden manzaralar da bunlardı :)

















İlk gün eşyalarımızı yerleştirdik. Ve pek tabi ki, bu şehrin simgesi Eyfel'i görmek için koştur koştur yollara döküldük. Eyfel'e vardığımızda akşam üstüydü. Güneş batmak üzereydi. Ben kuyruğu görünce ayyy ben bekleyememm, bu nee diye yine ağlamaya başladım :) Eşimle ilerdeki parka doğru yürüdük. Ve Eyfel'li fotolar çekmeye, selfieler yapmaya başladık böylece :) 





















Sonra tekrar geldik kuyruğa, saat 7-8 civarı olmalı. Kuyruk azalmış gibiydi. Biz de sıramızı beklemeye başladık. Bu arada gece Eyfel mükemmel gözüküyor. Ve bana birilerinin söylediği gibi hiç de demir yığını gibi gelmedi. Gayet görkemli ve romantikti bence :) Eyfel'e 2 kişi 16 euro verip çıktık. Ve şehrin muazzam görüntüsüyle karşı karşıya kaldık. Buyrun fotoğraflara :)



















Eyfel'in içinde kafelere, hediyelik eşya satan dükkanlara girdik çıktık. Derken 1 saatten fazla bir süre burada geçirdik. Sonra tekrar asansörle aşağıya indik. Metro istasyonuna doğru yürürken, o aşık olduğum nefis kreplerle tanıştım :) Krebe mi aşık oluyorsun demeyin, gerçekten çok nefisti. İster nutellalı yiyin, ister peynirli domatesli... Ama giderseniz mutlaka yemeden gelmeyin. Fiyatları 3-4 eurodan başlıyor yediğiniz muhite göre 10-15 euroya kadar çıkıyor.  İlk gün krebimizi yedikten sonra evimize geldik. Ve ertesi günün planını gözden geçirip uyuduk.
2.gün,
2. günün sabahı canım kocam elinde bagetiyle evimize geldi. Kahvaltımızı evde yaptık. Seyahat boyunca da kahvaltımızı genelde evde yaptık. Çünkü adamlarda kahvaltı kültürü yok! Kruvasanları güzel evet, ama ben sadece onları yiyip mutlu olamam. Zeytinyağına banıcam, sınırsız peynir ve zeytinim olacak yanında. Neyse kahvaltıyı yapıp yollara düştük yine. 








İlk olarak Loure'a gittik. Yine inanılmaz sıra vardı. Orda yaşayan dostumun tavsiyesiyle içeri girmedik. Çok büyük olduğunu, koştur koştur gezildiğini, ve sadece Mona Lisa için değmeyeceğini söyledi. Biz de orayı pas geçtik. Ama dıştan çekmeden olmazdı.





Geldik Musee D'orsay'a.  Ben bu müzeyi çok beğendim. Empresyonizm ilginizi çekiyorsa , yani çiçek doğa resimleri seviyorsanız, bu müzeyi sevmemeniz imkansız. D'orsay'dan görüntüler...













Orsay'dan Orengerie'ye giderken meşhur aşk kilitlerinin olduğu yerden geçtik. Ben kilit takmadım. Çünkü tanıdığım kilit takan herkes sevgilisinden ayrılmıştı :( İşte burdan görüntüler...










Burdan çıkıp, Musee de I'orangerie'ye geldik. Burası da aynı akımla ünlü bir müze. Ama burada Water Lily diye bir şahaser var ki kesinlikle görmelisiniz. Monet'in eseri olan Water lily bir odayı parça parça çepeçevre sarıyor. Ve bildiğiniz kavisli bir yapıyla sunulmuş. Yani resimler düz tuvale değil de kavisli olarak görünüyor. Paris'e giden ilgisi olan herkese tavsiye edebileceğim bir yer. İki müzeyi gezmek kişi başı 16 euro bu arada. Değer mi bence değer :) Bu müzeden de kareler bunlardı...
















Müzeden çıkıp, o taraflarda olan Tuileries Garden'a gittik. Mevsimden olsa gerek bana çok haz vermiş bir yer değil. Ama ilkbahar ve yazın hatta sonbaharda çok güzel olduğunu söylüyorlar. Biz ortadaki geniş havuzun yanına oturduk ve bir sonraki durağımız hakkında konuştuk. Bu meşhur ama benim çok beğenmediğim parktan görüntüler...






Bir sonraki durak Şanzelize! Şanzelize koskocaman bir cadde. İçinde lüks markalar olduğu gibi ulaşılabilir şeyler de bulmak mümkün. Boylu boyunca caddede yürüdüğünüzde yolun sonunda Zafer Takı var. Oldukça heybetli bir yer. Biz arkadaşımızla buluşacağımızdan içine giremedik. Önünde fotoğraf çekilip, Chatelet'e arkadaşımızla buluşmaya doğru yola koyulduk. Şanzelize ve Zafer Takı'ndan fotoğraflar...










Şanzelize'den Zafer Takı'na kadar yürüdükten sonra metroya bindik ve buluşucağımız yer olan Chatelet'de indik. Burada özellikle yahudilerin yaşadığı  bir sokağa götürdü bizi canım dostum. Bu sokakta falafelciler var. Falafeli ilk kez yedim ama çok beğendim. Biz falafeli L'as Du Fallafel'de yedik. Burayı size tavsiye edebilirim.



Falefelci, lüks Sen Germen muhitine yakın bir yer. Karnımızı doyurduktan sonra Chatelet' de bir kafeye oturduk, Cafes Richard, ve krem brulenin tadına baktık. Ben TR'de de yemiştim. Fakat, Paris'teki daha iyiydi. Daha başka tatlılar da söyledik. Bence hepsinin tadına bakın. Fransızların tatlıları gayet güzel.  Bugün de bu fotoğraflarla sona erdi :)











3.gün,
Programımızda Notre Dame ve meşhur Shakespeare and Company kitapçısı vardı. Notre Dame, Paris'te beni en çok etkileyen yapı. Büyük, gösterişli, eski, çok eski duruyor. Zaten yıkma kararı alınmış. Ama Victor Hugo yıktırmamış. İyi ki yıktırmamış :) 










Notre Dame katedralinden sonra, buraya çok yakın kitapçıda aldık soluğu. Çok eski bir kitapçı olan Shakespeare and Company'nin bana farklı gelen yönü, içeride çalışanlar hatta uyuyanlar olması :) Yani aslında bir kütüphane gibi. Ama minicik, dar, sıcak bir ortamı var. Kitapçıda da bir hayli zaman geçirdik. Hemigwayin kitaplarına göz gezdirdik. Çocuk kitaplarına baktım. Çoğu Fransızca ve İngilizce. Çok güzeller ama inanılmaz pahalılar. Hatıra olsun diye kendimize İngilizce bir kitap aldık. Çünkü Shakespeare and Company damgası basıyorlar kitabın üstüne. Bu damga için değerdi :) Kitaplığımızda onun da yeri olmalıydı. Kitapçıdan fotoğraflar aşağıda :) 







Kitapçıdan çıktığımızda karnımız acıktı. Ve hemen yakınlarda, bir cafeye oturduk. Krep ve meşhur soğan çorbasından yedik. Soğan çorbası umduğumdan çok iyi çıktı. TR'de de deneme kararı aldım :)








Sonraki durağımız Sen Germen'di. Sen Germen oldukça lüks ve güzel bir yer. Burada devasa bir eczane var, City Pharma. Metro durağına çok yakın. Binlerce ürün var, seç beğen al. Fransızlar kozmetiğe çok düşkün. Bu eczaneye girdiğimde bunu anladım. Tabi kozmopolit bir yer olduğu için her yerde olduğu gibi burda da birçok milleten insan vardı. Ve hepsi kozmetik dünyasında büyülenmiş gibiydi. Keratin saç bakım şampuanı, güneş kremi ve nemlendirici aldım. Bu arada ucuz muydu derseniz, çok ucuz sayılmaz. Ama ben girmenizi tavsiye ederim, çünkü Türkiye'de olmayan bir çok kozmetik ürününü bu eczanede bulmak mümkün. 1 saat bu eczanede takıldık. Sonra yine Sen Germen de ünlü Leon de Bruxelles restoranına gittik. Buranın midyesi ünlü. Ortaya bir tencere midye getiriyorlar. Midye 25-30 euro falandı sanırım. Buna değerdi diyemiycem bizim pirinçli midyemiz eşimin de benim de damak zevkimize daha uygundu. Restoran, Eczane ve Sen Germen'den görüntüler











O geceyi Beleville'de sokak arası müzik yapan sıcak tavernamsı bir yerde bitirdik :) Le Vieux Belleville. Ne olduğunu yazamadım farkedersiniz. Çünkü, bir teyze çıkıyor, elinize Fransızca şarkı sözlerini tutturuyor. Ve 30 kişi, teyzeye eşlik ediyorsunuz :) Teyze resimlerden de anlaşılacağı gibi oldukça renkli bir kişilik :) Gecenin son zamanlarına doğru itiraf etmeliyim ki teyze baydı :)) Ama ortam, yemekler ve mekanın kendi yapımı şarabı güzeldi.











4.gün,
Sabah kalktık. Kahvaltımızı evde yapamadık bu sefer çünkü fırın kapalıydı! Biz de Sen Germen'de yazarların takıldığı kafede birşeyler atıştırmaya karar verdik.  Cafe  de Flore! Burada nefis bir kahve, fransız ekmeği ve bal yedik. Hepsi çok güzeldi. Ortam oldukça nezihti. Ve abartmıyorum 4 bir tarafım Türk'tü :)








Cafe'de keyif yaptıktan sonra, dostumuz İpek'le Montmartre  için sözleştik. Montmarte' da Sacre Coeur Bazilikası'na doğru yürümeye başladık. Bazilika oldukça tepede, yürüyerek 20 dakika falan sürüyor. Ama biz yağmurda yürüdüğümüz için biraz zorlandık. Daha doğrusu ben :) Yürüyerek çıkılır mı, kesinlikle yürüyerek çıkılmalı! Fakat, yürürken zenciler elinizi kapıp bileklik örmeye kalkabilir. Aman dikkat :) Elleri cebe koyun,benden size tavsiye :) Bazilika ihtişamlı. İçeride ayin yapan insanlar, dua edenler, ve devamlı ortama şışşş diye sessiz olun uyarısı yapan görevliler göreceksiniz.  Bazilikadan çıktıktan sonra, ressamlar tepesine doğru yürüdük. Bazilika ve Ressamlar Tepesinden görüntüler...














Sen Germen'e geldik. Burda gezdikten sonra benim hayretlere düştüğüm restoran Hippopotamus'a geldik. Restoran da burger yedik. Tabi ki iyi pişmiş. Ama menüde gördüğüm tartar, beni hayrete düşüren yemek, bildiğiniz çiğ kıyma ve yumurtadan oluşuyor. İştahımı kapatmadı değil. İpekle biz bunu köfte harcı katıp yuvarlayıp fırına veririz diye baya güldük :)
O gece benim canım dostum bizi çok güzel bir jazz klube götürdü. Chez Papa Jazz Club.  Müzik mükemmeldi. Ambiyans dan hiç bahsetmiyorum bile. Biz o gece 14 Şubata orada girdik :) 








5.gün. 14 Şubat!
Sabah kalktık. İpek'çiğim bugüne özel bize Sen Nehrinde tur tavsiye etti. Programımız belliydi yani :) Öncelikle Paris'teki camiyi ziyaret edecektik. Evde bir iki lokma yiyip çıktık. Cami bizim eve çok yakındı.




Ziyaretimiz bittikten sonra, Paris'te yediğim en ucuz en güzel krebi, caminin hemen yanındaki büfede buldum. Bir tane nutellalı, bir tane de peynirli yumurtalı domatesli :)) Bu arada tavsiyem özellikle belirtin krebi alırken nasıl istediğinizi. Çünkü domuz jambonunu seriveriyorlar krebin üstüne :) Karnımızı sımsıkı doyurduktan sonra, evimize çok yakın parkta vakit geçirdik. Orda, tertemiz havayı içime çekerken, yanımda sevgilimle o kadar mutluydum ki :)

 İşte benim için sevgililer günü en güzel bu şekilde kutlanır! Romantik dakikalardan sonra Eyfel'e doğru yola koyulduk. Eyfel'e geldik ve Sen nehir turu için biletimizi aldık. 1 saat vaktimiz vardı. Etrafta gezmeye başladık. Ve bu pozlar ortaya çıktı....





Sonra döndük nehir kenarına ve nehir turumuz başladı. Audiodan yayın yapılıyor ve nehrin etrafındaki önemli yapılar tanıtılıyor. Faydalı diyebilirim. Nehir turu 1 saat 15 dakika sürdü. İyi ki yapmışız diyebileceğimiz bir turdu. Daha sonra yine yürümeye başladık. Günde yaklaşık 6-7 km yürüdük diyebilirim :) 






Eşim planı yapmıştı, Roland Garros'a gidecektik. Roland Garros dünyadaki en büyük tenis turnuvalarından birinin yapıldığı yer. Tenis müzesini gezdik, itiraf etmeliyim ki onca muhalefetime rağmen iyi ki gitmişiz buraya da:)













 Roland Garros'u gezdikten sonra yolumuz yine Sen Germen'e düştü. O nefis makaronları tatmadan eve dönemezdik değil mi :) 2 tane çok ünlü makaroncu var ve 2 si de Sen Germen de. Biri Laduree diğeri Pierre Herme. Ben ikisinden de aldım, ikisi de güzel. Evet pahalı, ama değerdi :) Ayrıca oğluma makaron almadan dönemezdim değil mi :) Sen Germen anlayacağınız Paris'te en çok uğradığımız yer oldu. Makaroncular, Jazz klubu, şık Restoranlarla çevrelenmiş bu muhite uğramadan dönmeyin :)













Makaronları yedikten sonra Mustafa'nın sevgililer günü için ayarladığı Michelin yıldızlı bir restoranın eski aşçısının açtığı mekana gittik, Les Cocottes. Mustafa kuzu yedi, ben de değişik bir makarna yedim. Makarnanın sosu nefisti. Ekmeğimi banıp yedim demek isterdim ama yok öyle yapmadım ekmeği çatala takıp bandım :) Sonrasında şarabımızla birlikte tatlımızı yedik. Güzel bir yemekti. 






Restorandan çıktıktan sonra Notre Dame'a doğru yürüdük. Notre Dame'in civarında ara sokaklara girin, çok iyi ucuz mekanlar var. Biz de oralarda girdik çıktık bir yerlere, hediyelikler aldık. Daha  önce de girdiğim yerlerden küçük küçük bir şeyler almıştım hediyelik, burda da doyum noktama ulaştım. Ve gecenin sonunda o ara sokakların birinde nefis dondurmalı gofret yedik. Yanında sıcak çikolata :) Sevgililer gününe de bu yakışırdı değil mi :)




6.gün
Artık dönüyoruz. Bu arada giderken verdiğimiz 10ar euro transfer ücretine gerek kalmadan aldığımız 10 lu bileti kullanarak havalimanı transferini gerçekleştirdik. Giderken neden böyle oldu da dönerken olmadı bilmiyorum. Oysaki yine RER'e binmiştik. 

 Paris'te ulaşım:
 Gider gitmez 10 lu biletlerden almanızı tavsiye ederim. 10'lusu 14 euro. Ve hemen bir metro haritası edinin. Ücretsiz her istasyonda var nerdeyse. Bu arada passlar satılıyor, müze girişini falan da kapsayan. Koştur koştur müze gezip o paranın hakkını vermeye kalkmaya hiç gözüm olmadığı için almadık. Almadığımıza da memnunuz.

Paris'te alışveriş:
Burası pahalı bir yer. Bundan önce 3 şehir daha gezen biri olarak bana en pahalı gelen şehir burasıydı. Düşünün Viyana'dan falan pahalıydı. Buradan kesin alın dediğim şeyler makaron, küçük hediyelik Eyfelcikler, yine küçük Paris simgeli tepsiler, Fransız şarabı (bordeaux olanlar tavsiyemdir), magnet almadan da dönmezsiniz diye düşünüyorum. Aaa bir de o bahsettiğim eczaneye de gidip kendinizi şımartan kozmetikler alabilirsiniz. Ezcanenin ismi City Pharma.

Paris'te yeme içme:
Burda etler az pişmiş. O yüzden onlara iyi pişmiş deseniz bile öyle aman aman pişmiş etler gelmiyor. Size tavsiyem burda pek et yemeyin. Onun yerine çeşit çeşit krepler, sade kruvasanlar, kaz veya tavuk etli yemekler yemeniz. Tatlı olarak da krem brule ve makaron yemeden dönmemenizi tavsiye ederim. Sabah kahvaltıda da sıcacık bagetler insanı TR'de hissettiriyor. Önerdiğim restoranlar Les Cocottes, sokak arası krepciler :), Catelet'de ki falafelci L'as Du Fallafel, Cafe de Flore

Paris bebekle gezilir mi?
Oğlumla şu ana kadar gittiğim yerler Viyana, Moskova ve Sen Petersburg. Bunlar içinde en bebek dostu şehir Viyana'ydı. İkinci, Sen Petersburg ve en son Moskovaydı. Paris'e onunla gitmedik. Ama bahsettiğim gibi iyi ki de gitmemişiz. Çünkü bebekle gidilecek yerde; metroda asansör, yürüyen merdiven veya rampa olmak zorunda. Yoksa işkenceye dönüşüyor. Paris'e bence bebekle gidilmez aynı Moskova'ya da gidilemeyeceği gibi...

İlk seyahat yazımla hepinize veda ediyorum. Umarım okuyanlar için fikir olabilmişimdir :)
Hoşçakalın!